-
op.446: tuba tanrıverdi – TıĞ iŞi UyUmSuZlUk*

uğultusu uyumsuz iki iklimdik tığ işiyüzüm bin şiir kızılı bulutsuz düş kurusudoğduğumgünçürüdü/sustuğumundiliiçtiğiminsuyu suyun ıslığını kim duydu kimliksiz zifiri korkulu sürgündü düştüğümsoyunup gülüşümü yırtık uykusunu giyindimgökgürültülükuşçığlığı/sızımındişgıcırtısıbillur billur diziliydi– – – iplik – – iplik – – söktüğüm – – – dost bilip pusunu tozunu biriktirdimgürültüsü uyumsuz iki iklimdik tığ işibir ucu miskin bir ucu iblis cürmübüyüdüğümgünçözüldü/unuttuğumundüğümüüşüdüğümünkülü külün kıvılcımını kim gördü
-
op.445: sylvan clownson – godo beklerken*

Bir aydır aparmanın kapısında bir kedi bekliyor. Başka kediler de var ama onlar gidiyor. Sarman. Tombul. Görmüş geçirmiş, başarılı bir kedi. Zaten sokakta o kadar süre hayatta kalabildiysen bir şeyleri doğru yapmışsındır. Ona Godo diyorum. T yok. Yazmasıydı, söylemesiydi, neden T söylenmiyordu filan… Daha kolay geliyor. İlk başlarda diğerleri gibi mama ve su için geldiğini düşünüyordum. Fakat birkaç gün sonra kendisine sürekli taze…
-
op.444: yiğit ergün – şimdi sen olmadan*

rengarenk teneşir sanki düşümde kukla oynatıyordudağın en zor paragraf , aç aç bitmiyor…seferler başlıyor, ben durmuş sana inanıyorum.. sen gördüğüm en tatlı şeybitiyorumm allah’ım, o nasıl oje’yhiss-i kablel vukùmsun peyderpey sıfırdan tertemiz bir başlangıç istiyorum gece oluyor karanlığı biraz kısıyorumyerinde durmuyor evliyalar, voltaya çıkıyorlar kar içime içime yağıyor, bu işte bir hile var ah be güzelim, bu ne keskin…
-
op.443: adem üren – bir gül eksik, bir katil fazla*

Oldun bir rehber, yanlış yeri gösterdin. Oldun aslında bir def ve ellerinden yırtıldı. Bu kar, bu dünya, bu açıklık ancak sana yeter. Yandım ki kollarım kalkmaz olsa da, Zebur’un ve Davud’un ağzında bir laf aradım. Dedim ki: İyi olacaksam, bu dermanını denize yatır, istemem, sağ ol. Sen annenin elindeki nakışın tek örneğisin. Güldün, ikna olunmaz bir akşamüstü. İnat ettim, sonra inkâr ettim,…
-
op.442: onur dönmez – katakompleks*

turna vurulur. tuncanın atları kurur. bindallılar kırılır, ormandan kente konur. pencereler temizlemez kuşların kurşununu. adını değiştirirlerse bir babanın kırgınlığı bitmez hasreti de bir babanın. küçük değilim çerçeve kopçasını koparmak kadar. bir anne ağrımış diyorlar dört depozito bir anne nasıl dayanırmış masalsız. şeftali kemiren oyuncaklar çoktandır acımasız. çin susamı simit yer yusufun ejderhası, yaş gözünün kıyılığı külahta beş top dondurmadır, kan değil de nedir gezip…
-
op.441: muhammed isa – belleğin azmi*

O zamanlar daha o insanlar yoktu; ya da belki vardılar ama bugünkü ağırlıklarıyla hayatımıza çökmemişlerdi. Varlıkları bu kadar yer kaplamıyor, her boşluğu doldurmakta bu kadar ısrarcı davranmıyorlardı. İnsan, kiminle neyi yaşadığını ayırt etmek zorunda kalmadan da var olabiliyordu; hafıza henüz bir arşiv değil, sadece hatırlamanın kendisiydi. Daha o zamanlar bizim kafamız bu kadar karışık değildi,…
-
op.440: talha kutay – ölüm ne zaman acı hissettirir?: toplumsal acının üstünlüğüne dair deneme*

Acı dindi diyorum bazen yağmur dindi der gibi.” (Didem Madak – 128 Dikişli Şiir)” “Ne çok acı var,” der Cahit Zarifoğlu “Sarıkamış 1979” başlıklı yazısının girişinde. Zarifoğlu’na benzer şekilde İsmet Özel de “yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.” diye yazar birkaç dişe bedel olan şiirinde. Yaşam çoğu zaman acılarla örülü bir bütündür. Peki insan bu kadar acının…
-
op.439: hulusi çakmak – bilimkurgu denemeleri*

1.kıta: 1 demlik çay, ud, kanun sohbetleri, alaturka bir meyhane önü gizli takılanlar, müptezeller, zenneler genç kızların fincan takımı ölüm fermanı, çeyiz telaşları küpeliydi gece ben seni ağzından öptüğümde bir umut doğurmuştu yüzün, mimiklerin, parmakların, soluk almaların. mahalle camiinde lokma dağıtılıyor, ege’nin bağrı sıcak teyzeleri, ısrar kıyamet deniz, mandalin ağaçları her yer. yer: selçuk. müze önü sk. ilk tanıştığımız yer. -sana ait bir cumhuriyet inşa etme girişimim orda…
-
op.438: erçağ akarca – kahkahanın biçimsizliği*

Unutulmuş şiire karışan yolcu, Yelkovanlanan değirmenlerin ardıcındaki kuşsuzluğa karışmış, Yolların elleri karılmış tarihi diyarların gölgesinde, Gökyüzünün haberi bile olmamış. Kilitlenmiş kandillerin açtığı kapı, Varoluştan kayan alınsızlık sahnemin mozaiğinde parlamış, Bilinmeyen bir çocuk adının unutuluşunda, Zihnimdeki salıncağın yeri dolmamış. Sofraların heybesinden sokaklara taşınan rayiha, Meşinsizliğin topuyla kaldırım köşesinde yuvarlanmış, Sokakların kendi benliğine ulanan kalenderliğinde, Kalbimdeki isyankâr mevsimin esamesi okunmamış. Bardakların doldurduğu sulara alışan yolcu, Zıtlığın anaforunda…
-
op.437: ahmet ali uzun – her canlı ölümü en az bir kez tadar*

-et, kemik ve ruh içindeki herkese- yanlışlarla doldurulan bir başlangıcın daha yarısında, lafa ortadan daldı kendisi rotacı doğruculuktan gelen akıntılara inanmamakta haklılık payı vardır biraz belki… ya da hakkında ısrar etmekte dahi bir ısrarcı. ısrar ediyordu yüzgeçleri. eklemlerini sıyırdığında perde kapandı hayaletini aradığı bir günün eşiğinde— -herkes pencerenin arkasından bakmakta- kimse yoktu aslında kimse ölmemişti aslında kimse meşgul de değildi kaçmak. tüm meşrutiyetlerin bayrak indirdiği bir sinemacı climax’i herkesin…
-
op.436: kaplan – orada değilim artık*

yol ortasında yalnız bir çınarın gövdesine düşülmüştür— şenlikli akşamların susulmuş yalnızlıkları bu gök kubbenin altında kaybolmuştur yitik bütün şeyleri bu çınarın altına gömebilirdik ve yakabilirdik hattâ yanmış diğer şeyler gibi zamandan arınmış aksak bir gün batımında bıçakla oyulmuştur, kana kanaya yazılmıştır orada değilim artık
-
op.435: tuba tanrıverdi – çıplak kırmızı*

ne kadar parlaksınız bayım su bile kamaştı soğuk karanlığınızdan ben akıyorum çıplak ve umursamaz yüzdüğümce sığlaşıyor evreniniz haz suyun en eski dili büküyor yaldızlı doyumsuz kibrinizi ne kadar parlarsanız parlayın büyüyor gövdesi sesimin büyüyor bayım saçlarımı bırakıyorum suya kıpkırmızı yumuşak keskin kırılgan yırtıcı arzu temas değil mesafe ister bazen bayım ben o mesafeyi saçlarımla ölçüyorum ne zaman yaklaşsanız bulanıyor su ne kadar uzaklaşsam kendime benziyorum o…
-
op.434: ersin kurt – pastel*

Fırtına an kolluyorİmkânsıza yöneltme gemilerimiBu arabesk bulutlarla baş edememÜstelik bozkırımı dahi inşa etmedim henüzBurada yazlar hep cehennem,Baharlar tümüyle güz…Hiç olmayanı yeniden deneyemem. Eskiden yerindeydi gücümüzZamanında az mı kovaladımÖpmek için doğru kurbağayıHatırla, kaç kez bir ayakkabınEksik döndün davetlerdenKalbini çelmek için fotoğraflar yolladımBir elimde güneşi tuttum,Bir elimde ayı, olmadıSürekli öldürdüm kendimi, taammüden. Tabiatındır yine istediğin kadar reddetTonları…
-
op.433: emre gürkan kanmaz – aynı kitaptan iki tane almışım*

Aynı kitaptan iki tane almışım geçenSarhoş gezmiyorum ne zamandır çay içiyorumZamanın eteğini kaldırıp altına bakmıyorumYoluma bakıyorum haftaiçi çalışıyorumAma aynı kitaptan iki tane almışım şaka gibi Aşkın ötesinde bir duygu var senle aramızdaSenle aramızda kaymak kıvamında nedensiz bir sevinçYapay zekanın yaptığı bir şarkıda kaybolamamakKaydolamamak da yeniden ilkokul bire birdenbire Sarkastik değilim halimize tükürükler saçarak gülüyorumYahu güllü…
-
op.432: esra koyuncu – ayarsız mesafe*

kalemim oynatamadığım yerden kırılıyor dünya soğuyor buz gibiyiz soğuyan parmaklarımda nehirler donuyor dünya doluyor “sus” gibiyiz üstü açılmış kalabalıklardan birinden diğerine atlamayalı uzun zaman oldu erken çağırılan her bir bedeni günlere bölünmüş yaşlarla uğurlattı zaman işte bu yüzden denk gelmemeliyiz bundan böyle biz daha fazla sulandırmadan bu ayarsız mesafeyi kopçasını çözmeden gözlerimde dünya maskarası olmadan histeri nöbetlerinin denk gelmemeliyiz birbirimize biz —kendim ve biz
-
op.431: arda erdoğmuş – mizacımın kurgusu*

Bilmem kaç ay oldu eskitmeyeli birkaç satırı. Mizacımın kurgusu beş karış ayyukta. Ar damarı çatlamış bildiğim benim. Tekniğim daha güçlü hayata dair, Tıpkı ilkbaharda büyümeye bakan yaban buğdayı gibi. Haykırışım bi halkı temsil etmiyor, Hanemin sesi, daha sen, ben gibi. Ben, beni ben yapan canavarıma küstüm; Artık bir helva kadar iyi niyetliyim. Çayı şekersiz içenleri, balıktan eli boş dönenleri, Suratıma kapatılan telefonları, Anlıyorum! İndirgedim nesilleri satırlarıma. Tekrar vuruyor boynumun ağrısı. Tam…
-
op.430: adem üren – baraye*

sen ancak bu geçişte çatal karası yüzünle ancak durumu özetleyen her şeyin kısmetinde uzanırken ve kaybederken ve her şeye kayıtsız kalırken de güzelsin odalarını Allah’la dolduran bir evin kendisidir ellerinde tuttuğun çiçekleri senin sanışın ne kapın çaldı ne evin yıkıldı ne sorular sordum da bu ülkeyi anlamam ne unun ne bıçakçının beyazlığı gibiyse de mahallesinde düğünü ve cenazeyi aynı gün sayan aynı insanlar büyümek…
-
op.429: feyza menteş – yükseliş ve düşüş*

Sona tek bir ağız kalıyor. Dişleri dökülmüş kocaman bir ağız, kokuyor. Sonunda bir çığlık duyuluyor. İfadelerle çoğalmak, tam bir facia. Nesilden nesil-e işleyen kir. Bütünleşip bir araya geldiğinizde siz, kök ağacının dallarındaki bütün mırıltılar, uğultunun içinde bir sesin daha gürlemesi demek sadece. Kayboluyorum da değil. Dinlemiyorum. Ve sabit durup kökleşmediğim için kalabalıklaşma durumuna muazzam ilgi…
-
op.428: atilla kaan kavrak – prangalı salıncak*

Çıkarımlarıma hapsettim seni, prangaları olan bi’ salıncakta; Düşünürken kayboldum sorularda. Halbuki, bariz tutkular söz konusu, muğlak hikâyelerin yüklemlerinden taşan. Sebepsiz yere meçhule istikametimiz. Tanıdık geliyor yaşanmışlıkların. Yanlış anlaşılmışlığın sanki ayna tutuyor benliğime. Mânasız, sonu belli olmayan, sarmal düşüncelere yelteniyorum. Hayaller kuruyorum yanlışlıkla; Yüzlerce ben, yüzlerce sen geçip gidiyor oralardan. Çıkarımlarıma hapsettim seni,…
